24.06.2013

Hayvanat bahçesi diye tutturunca...

Birkaç ay önce dedemiz Leon’a hayvanat bahçesinden bahsetmişti. Bir gün Almanya’ya geldiğinde onu oraya götüreceğini söylemişti O günden beri hayvanat bahçesi Leon’un dilinden düşmüyordu. Bizim burada minik bir tane var, ama olsun Leon muradına ersin diye çocukları oraya götürdük. Benim bir daha içim gitti tabi ki…
Çünkü yıllardır hayvanat bahçelerine karşıyım. Ancak bunu Leon ve Luka’ya henüz anlatamıyorum. Aynı zamanda da onları bundan mahrum bırakmak da istemiyorum. İşte gittik ve Leon’a elimden geldiği kadar oradaki hayvanları ve yanlışlıkları anlatmaya çalıştım. Tarihindeki farklı konumları olduğu gibi ülkeler arasında da devasa farklar var.

Hayvanat bahçeleri eski Mısır uygarlığında prestij ve gücün ifadesiydi. Sonra halkın eğlenme yerlerine dönüştüler. Bugün ise bazı çocukların ineklerin mor olmadığını öğrendikleri yerlerdir. Artık hemen hemen her büyük şehirde bir hayvanat bahçesinin olduğu zamanda bu yerlerin dünyada son yüz yılda nasıl bir değişime uğradıklarını ve artık nelere önem verdiklerini anlatmak istiyorum. Umarım ki, Türkiye’deki hayvanat bahçeleri de bu değişimlere katılabilmek için yeterli kaynak bulur ve bizim gittiğimiz yer gibi özel şahıslara ait olan hayvanat bahçeleri düzgünce bir denetlemeye tabii tutulup hayvanların yaşam koşullarına uygun ortamlar sağlanmasına şart koşulacaktır.

Şüphesiz ki, hayvanat bahçeleri bize normal hayatımızda göremeyeceğimiz görüntülere şahit olmamıza fırsat tanıyor. Afrika, Alaska ve Asya gibi değişik kıtalar olsun, okyanuslar olsun, oraların tüm hayvanlarını artık hayvanat bahçelerinde görebiliriz. Bazen bir yavrunun dünyaya gelmesine bile orada tanık olabiliyoruz. Televizyondan hepsini görebilsek de, bunları canlı görmek başka, değil mi? Çocuklarımıza bunları gösterebilmek de farklı bir duygu. Hayvanat bahçeleri çocuklarımız için ayrıca çok önemli bir eğitim kaynağıdır. Avrupa’daki hayvanat bahçelerinin çoğunda bir “okşama bölümü” bulunuyor. Orada vahşi hayvanlar olmasa da, çocuklar okşama parklarında inek, midilli, kaz ve keçi gibi hayvanlarla tanışabiliyor, onlara dokunabiliyorlar. İnanılmaz, ama ilk kes canlı bir inek gören çocukların bazıları “Bu inek mor değil ki!” diye şaşırıyor.

Sadece 100 yıl öncesine dönersek, o zamanda hayvanat bahçelerinde tutulan hayvanlar canavar olduklarına inanıldığını ve ona göre bakıldığını görüyoruz. Ayılar zincire vurulmuştu, aslan ve kaplanlar daracık kafeslerde tutulurdu. O zamandan beri çok şey değişti. Yabani hayvanları daha iyi bilince, onların canavar olmadıkları anlaşıldı. Onlara merak büyümüştü ve amaç olabildiği kadar çok sayıda değişik hayvanları sergilemeye dönmüştü. Bu 20 yıl öncesine kadar böyleydi. Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçelerinden birinde bu dönemdeki eğilim nedeniyle hala 14.000’den fazla değişik hayvan bulunuyor.

Fakat, son yıllarda bu düşünce de değişti. Hayvan koruma organizasyonları, hayvanların uygun yaşam koşullarında bakılması gerekliliği konusunda baskı yapıp inanılmaz bir değişime neden oldular. Hayvanat bahçeleri, hayvanların bakım şartları ile ilgili edinen ve sürekli genişleyen son bilgiyi uygulamaya çalışırlar. Artık neredeyse bütün hayvanat bahçelerinin amacı sergiledikleri hayvanlar hakkında oldukça çok bilgi vermek oldu.  Ziyaretçiler artık bütün bu hayvanları zaten biliyor. Şimdi ise onlara iyi bakılmasını ve doğada nasıl bir ortamda yaşadıklarını bilmek istiyorlar. Trend buna yöneldi: Daha büyük bir alanda daha az sayıda değişik hayvanlar barındırmak. Yani “az, ama öz” gibi. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar az sayıda olup artık doğal yaşam alanlarına oldukça yakın ortamlarda besleniyorlar. Yani bakım koşulları, canavar muamelesinden üst seviyeye tırmandı.
Köşede yatan bir kaplan vahşice bağıran bir kaplandan daha az ilgi çekici olduğu için, aynı zamanda ziyaretçileri eğlendirilmek de istediler. Bu nedenle hayvanat bahçelerinin çoğu belli bir noktaya kadar eğlenceyi de sağladılar ve hala da sağlıyorlar. Aslında sadece çimen ile beslenen su aygırları şov amaçlı günde bir iki kere ekmek ikram edilir ve zaten her sabah duş yapan fillere günün belli saatlerinde su püskürtülür. Bu şekilde hem hayvanlar mutlu olur hem de ziyaretçiler birkaç şovla tatmin olurlar.

Son birkaç yılın yepyeni trendi ise, kıta konulu serüven parkları yaratmaktır. Yeni inşaat edilen veya var olan hayvanat bahçelerini yeniden yapılandırmada bu hep ön plandadır. Örneğin, bir kıtanın serüven bölümü 60.000 m2 üzerine kurulmasına rağmen sadece o kıtada yaşayan hayvanlar az sayıda sergilenir. Çünkü önemli olan, bu hayvanları Afrika’daki doğal yaşantılarına oldukça yakın bir ortamda görmektir. Yani birkaç serüven bölümünden oluşan bir hayvanat bahçesi artık 300.000 m2 büyüklüğünde.

Eğlence için bambaşka olanaklar da bulundu; birkaç yıldır düzenlenen gecede çadır kurmak gibi macera turlarına yeniler de eklendi. Yapay bir Masai kabilesinin yerini ziyaret etmek ya da küçük bir Afrika nehrinin üzerinden kayakla geçmek ilginizi çekmez mi acaba? Ancak Türkiye’deki hayvanat bahçeleri öyle değil. Onlar hala Avrupa’dakilerin 20 yıl öncesine benziyorlar. Hele bizim gittiğimiz ufacık yer zalimden başka bir şey değil benim için. Ama Leon ve Luka’ya en azından bazı hayvanlarda nelerin yanlış olduğunu ve aslında nasıl yaşamak zorunda olduklarını anlatabildiğimi umut ediyorum.