6.03.2013

Ben, benim hakkımda



Leon yeni dünyaya gelmişken
Birkaç arkadaşla karavanlarla tatil için Türkiye’ye gelip birkaç ay kalmaya karar verdiğimde henüz 19 yaşındaydım. Ülkeye ve insanlara –hayır, bir adama değil- öyle aşık olmuştum ki, Almanya’ya dönmek isteğim bir türlü gelmedi. Üzerinden 24 yıl geçti, hayatımın yarısından fazlasını Türkiye’de yaşıyorum ve Almanya’ya dönme isteğim bir kere olsun bile olmadı.
1990’lı yılların başında İstanbul bambaşkaydı. 1989’da biri Levent, diğeri Osmanbey’de olan iki bardan başka gece gidilecek mekan yoktu mesela. Herkes herkesi tanıyordu. Böyle bir hayata nasıl aşık olmayacaktım? Sonra Beyoğlu’nda barlar mantar gibi yükselmeye başladı. O yıllar şehir her yönden değişti, gelişti, gelişti, gelişti. Bu inanılmaz gelişime tanık olmak çok güzeldi.

Ekonomik zenginliği tepede olan bir Almanya’da büyümüştüm. Her şeyin var olması benim için normaldi. Hayatın aslında öyle olmadığı, çok şanslı olup doğru zamanda iyi bir ülkede büyüdüğümü o zaman anlamıştım. Çünkü İstanbul’a sadece mimari güzelliği için aşık olmamıştım. Bu şehir beni, hayatta hiçbir şeyin tabii olmadığını fark ettirdiği için aşık olmuştum. Elektrikler sürekli kesiliyordu. Evlerde kalorifer yoktu.  Telefonun bağlanması “öncelikli” olunca altı ay yerine “sadece” üç ay sürüyordu. Suların haftanın ancak bazı günlerde aktığını bile hatırlıyorum. Süpermarketler yoktu. Sadece bakkallar vardı, veresiye alıp haftada bir kere hesap ödenirdi. İnanılmaz günlerdi…      
  
Zando küçükken
Istanbul’da kalmak istediğime karar verince o günlerde Ankara’da yapılan yabancılar için üniversite yerleştirme sınavına girdim. İstediğim bölüm, Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce dili ve edebiyatı okudum. Birinci yıl geçtikten sonra sıkılmaya başladım ve Felsefe ile çift anadal programına katıldım. Ardından Felsefe’de master de yaptım. Master yaptığım yıllarda bir dergide çalışmaya başladım, sonra bazı yabancı dergi ve gazeteler için güncel ve ekonomi makaleleri yazdım ve 10 yılı aşkın bir süre İngiliz bir yayın evinin Türkiye temsilciliğini yaptım. Hep dört kediyle yaşadım. Köpekle büyüdüm ama İstanbul’da yoğun bir iş temposunda köpek bakmak doğru olmadığını düşündüm. Sonra kedilerimden biri hastalandı, teşhis için sinirlerimi ve küçük bir sermaye harcadım. Yoğunluğum yön değiştirmişti. Takip eden 3 yıl boyunca Zoolistan adlı evcil hayvan dergisi çıkarttım. O günlerde Zando’yu sahiplendim, alternatif veterinerlik okudum ve büyük şehir bana artık yeter deyip köye yerleştim. Burada eşimle tanıştım. Çocuk sahibi olmak istersek buna fazla vaktimizin kalmadığını karar verdik. Sigarayı bıraktık ve başladık çalışmaya…

Luka 3 aylıkken
Anne olacağımı duyunca inanılmaz sevindik.  Alkolü de bıraktık. Okumaya başladım. Hamilelik nasıl geçer, nelere dikkat edilmesi gerekiyor, doğum nasıl olur. Açık söylemek gerekirse, bunların hiçbiri hakkında bir şey bilmiyordum. Doğuma eşimin de girmesini istediğimi baştan biliyordum ama. Beraber yaptık, sıkıntıları beraber çekeceğiz, beraber de doğuracağız… Ne mutlu bana, çocuk isteğimi paylaşan mükemmel bir hamile kadın eşi ve baba olan bir hayat arkadaşı bulmuştum! Bebeğe nasıl bakılır konusuna gelince bebeğimi taşıyabildiğim kadarıyla sling ile önüme bağlayarak taşımaya karar verdik. Aynen de öyle yaptım. Aylar boyunca bu şekilde göğsümde bebeğimle evde ve bahçede çalıştım. Çocuklarımız doğal beslensin derken tarıma giriştik, yumurtalar mutlu tavuklardan gelsin derken kümes kurduk ve daha çok deli dolu planlarımız var…   

Doğuma yakın bir zamana kadar çalıştım. Tek çocuk olduğum için en az iki çocuk istediğimden hep emindim. Ama 39 ve 40 yaşında anne olmak başka bir şey. Her şey çok yoğun ve bilinçli yaşıyorsun. İş hayatımda istediğimi yapabilmiştim, artık biraz evden çalışmanın yanında full-time anne olarak kariyerime devam edeceğime karar verdim. Henüz bilmiyordum ki, Leon ve Luka ile hayatımın en büyük serüvene yelken açmışım... o dalgalı denizde şimdi bazen yorgun ama hep mutlu gidiyoruz!